İslam Coğrafyasının Bilim, Hukuk ve Politika Açısından Geleceği

Geçen hafta İslam Coğrafyasında İnsan Hakları hakkında bir yazı kaleme almıştım. Ve yarın Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan, Cidde’de düzenlenecek İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) Olağanüstü dışişleri Bakanları Konseyi Toplantısı’na başkanlık edecek.
Gündemi tam da yerinden yakalamışken, bu vesileyle ben de kaldığım yerden devam edip, bu hafta bilimsel öngörülere dayanarak İslam Coğrafyasının bilim, hukuk ve politika açısından geleceğine dair beklentileri değil beklenmeyenleri yazacağım.
Çünkü 2025 yılı itibariyle İslam coğrafyası; siyasal krizlerin, ekonomik çalkantıların ve sosyokültürel dönüşümlerin yoğunlaştığı bir dönemden geçiyor. Bilgiye, kurumsallaşmaya ve hukuki reforma duyulan büyük bir ihtiyaç olduğunu geçen hafta anlattım.
Peki, önümüzdeki 10 yıl içinde İslam dünyasında bilim, hukuk ve politika alanlarında yaşanması muhtemel gelişmeler var mı? Beklenenleri hep söylüyoruz, bu yazıda ise beklenmeyenleri kalem alıyorum.
İslam ülkeleri, özellikle ortaçağda altın çağını yaşımış ve tarihsel olarak bilimin öncüsü oldukları bir geçmişe sahip. Ancak bu birikim, uzun süredir durağanlık içinde.
Son yıllarda BAE, Katar, Suudi Arabistan, Türkiye, Malezya gibi ülkelerde görülen yüksek teknoloji yatırımları, yapay zeka girişimleri ve uzay programları, bu durağanlığın kırılabilmesi umudu taşıyan beklentiler içeriyor.
Fakat maalesef bilimsel üretim artsa da bu artış daha çok “devlet destekli vitrin projeleri” çevresinde şekilleniyor. Fakat biliyoruz ki bireysel düşünce özgürlüğü olmadan bilimsel derinleşme beklenemez.
Beyin göçü belki tersine dönebilir, fakat bunun için siyasi istikrar ve ifade özgürlüğü gerekiyor ve şu anki konjonktür buna dair herhangi bir umut ve beklentiye cevap vermiyor.
Birçok İslam ülkesinde hukuk sistemi, hem dini gelenekle hem de Batılı modern hukuki yapılarla iç içe geçmiş durumda. Bu çoğu zaman hukuk sistemini belirsiz ve siyasi müdahalelere son derece açık hale getiriyor.
Bazı ülkelerde anayasal reformlar gündeme gelse de Şeriat ile modern hukuk arasındaki dengeyi yeniden tartışacak cesaret ve entelektüel yeterlilikteki insanların ifade özgürlükleri konusunda yine umut veren bir beklenti görülmüyor.
Kadın hakları, ifade özgürlüğü ve azınlıkların korunması, hukuk sisteminin meşruiyet testi olarak hala İslam coğrafyasının en büyük imtihanı ve bu yönde de hukuk, otoriter rejimlerin baskı aracı olmaya devam ettiği sürece dönüşümün yüzeysel kalacağı tüm bilimsel öngörülerin ortak noktası ve dolayısıyla yakın zamanda bir dönüşüm beklenmiyor.
Politik alanda İslam ülkeleri genellikle iki ana çizgide ilerliyor: bir yanda otoriter rejimler, diğer yanda istikrarsız ama nispeten demokratik yapılar. Bu zıtlık içinde genç nüfusun yükselen beklentileri olsa da rejimleri dönüşüme zorlayacak kadar genç nüfusun politik duyarlılığının etki düzeyinde de bir gelişme beklenmiyor.
Genç nüfusun dijital bilinçlenmesi, politik taleplerinin artmasına yol açcasa gerçeklik alanına yansıtabilecekleri bir yapılanma kaabiliyetleri dijital kölelikten çıkamamaları nedeniyle yakın dönemde aşılabilecek gibi görünmüyor.
Seçimle gelen otoriter liderlik modelleri bu bakımdan güç kaybetmeden yollarına devam edebilecekler. Özellikle Filistin meselesi etrafında İslam birlikleri biçim değiştirebilir,
İran, Türkiye ve Suudi Arabistan gibi bölgesel aktörler, İslam coğrafyasının geleceğini belirlemede daha etkili bir pozisyon almayı deneyebilirler. Fakat bunu gerçekleştirecek sosyo politik bir taban oluşmadan geçen hafta bahsettiğim gibi bilim, hukuk ve insan hakları düzenlemeleri ile toplumsal taban değişmeden yönetim mekanizmalarının sadece askeri güçle elde edebilecekleri yüksek bir etki beklenmiyor.
Fakat yine de İslam dünyasında, bilgiye dayalı bir gelecek kurmak hâlâ mümkün. Ancak bu gelecek, sadece teknoloji ithaliyle, yüksek binalarla, vitrin projeleriyle değil öncelikle eleştirel düşüncenin teşvikiyle ardından gelecek bilimsel atılımların sosyo politik ilkelere dönüşmesiyle sağlanabilir.
İslam coğrafyası, önümüzdeki 10 yılda ya bu reformist çizgiyi yakalayacak ya da kendini bir kez daha kriz döngülerine mahkûm edecek.
Üstelik küresel güç dengelerinin yeniden tanımlandığı Alaska ve Washington zirvelerinde sembolik ve stratejik temasların nasıl öne çıkarıldığını gördük. Askeri ve enerji rekabetine dair mesajlar savaş ekonomisinin kolay kolay terk edilmeyeceğini gösteriyor. Washington buluşması, gerilimli alanlarda (Ukrayna, Orta Doğu, Çin eksenli ticaret dengeleri) diyalog zemini oluşturma çabası olsa da büyük uzlaşmalardan çok, güç gösterisi, iç politikaya dönük mesajlar ve uluslararası kamuoyuna yönelik pozisyon alma refleksleriyle şekillendi.
Demem o ki, İslam coğrafyasında tercih, sadece liderlerin öngörülerine bırakılırsa, halkların sorumluluğundan halkların cehaletine terk edilirse, bugünümüzle yarınımız arasında bir fark olmayacak.