İSLAM COĞRAFYASINDA İNSAN HAKLARI: KUR’ANDA VAR, HAYATTA YOK

İslam Hukukunun bütününe baktığımızda Makasıdü’ş Şeria yani Kur’an’ın kaidelerinin maksadı neyi işaret ediyor? Can, mal, akıl, din ve nesil emniyeti gibi temel haklar, klasik İslam hukukunun temelini oluşturduğunu görüyoruz.
Medine Sözleşmesi ve Hz. Muhammed’in Veda Hutbesi, bugün birçok anayasa metninden daha kapsamlı bir insan hakları beyannamesi olarak yorumlanmıştır. Pek çok insan hakları çalışmasında da böyle vurgulanmıştır.
Bu bakımdan baktığımızda Kahire İnsan Hakları Beyannamesi 1990 da İslam İşbirliği Teşkilatı tarafından kabul edilmiş İslami perspektiften insan haklarını tanımlayan bir belgedir. En temel vurgusu da “insan hakları İslam’a aykırı olamaz”dır. Kadın hakları ve ifade özgürlüğü gibi konularda ise yorum farkı (!?) getirir. İncelemek isteyenler Adalet Bakanlığının sayfasından kolayca erişebilirler. Türkiye evrensel insan hakları beyannamelerini bağlayıcı belgeler olarak iç hukukuna entegre etmiş bir ülkedir, Kahire beyannamesini de imzalamış ama ayrıca iç hukukta düzenleme yapmamıştır.
Bugün İslam coğrafyasına baktığımızda ise insan hakları kavramının içinin ne kadar uygulanabildiği sorusu karşımıza çıkıyor. İslam’ın doğuşunda insan onurunu ve adaleti önceleyen bir anlayış varken, günümüzde Müslüman ülkelerde yaşanan insan hakları ihlalleri, bu idealin maalesef çok uzağında olduğumuzu gösteriyor.
Yani mesele bu değerlere sahip olup olmadığımızda değil, uygulamadadır.
İslam coğrafyasının büyük bölümünde ifade özgürlüğü, kadın hakları, azınlık hakları ve adil yargılanma gibi temel haklar ciddi şekilde ihlal ediliyor.
Basına aşırı sansür, muhaliflere gereksiz baskılar, kadınların toplum hayatından dışlanması, mezhep ayrımcılığı ve işkence vakaları… Ne yazık ki tüm bunlar birçok Müslüman ülkenin pekçoğunun günlük gerçekliği.
Sudan’dan Suriye’ye, İran’dan Suudi Arabistan’a kadar birçok ülkede dini söylemler, otoriter yönetimleri meşrulaştırmak için kullanılıyor.
Dini değerler, bireyin haklarını değil, çoğu zaman iktidarların çıkarlarını korumaya hizmet etmesi amacıyla araçsallaştırılıyor.
Burada kritik soru şu: İslam mı insan haklarına aykırı, yoksa onu uygulayanlar mı?
Bu noktada “İslam’da böyle” diyerek her insan hakkı sorununu dinin en uç yorumlarıyla sert ve acımasız bir radikalleşmeye ve LGBT kıskacının çıkmazına sokuşturmak kolaycılık olur. Asıl sorun, dinin tarihin ve değişen toplumun ihtiyaçlarına göre okunmaması ve siyasi menfaatler için araç kılınmasıdır.
Modern hukuk sistemleriyle çatışan yapılar, dini referanslarla kaotik hale dönüştürülüyor. Halbuki tarihsel olarak İslam’ın birçok döneminde, dönemine göre ileri sayılabilecek toplumsal düzenlemeler yapılmıştı.
İslam coğrafyasındaki entelektüel çevrelerin yapması gereken, insan hakları kavramını İslam’ın özündeki maksad ile yeniden buluşturmak olmalı. İnsan onuru, adalet, merhamet ve özgürlük gibi temel ilkeler, Batı’nın icadı değil, İslam’ın da öz değerleri arasındadır.
Filistin’de, Sudan’da, Arakan’da, Doğu Türkistan’da, Yemen’de, Afganistan”da dünya kamuoyunu insan hakları gereğince göreve davet ederken, kendi toplumlarında bu değerleri uygulamayanların çağrıları ne kadar karşılık bulabilir?
İslam coğrafyasında insan hakları, konusunda dini özüyle birlikte yeniden anlamaya, hukuk ve siyaset alanında cesur adımlar atmaya ihtiyaç var.
İnsan haklarını savunmak, sadece evrensel metinlere değil, aynı zamanda İslam’ın insana verdiği değere de sadık kalmak demektir.
Fakat maalesef İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT), 57 üyeli bir organizasyon olmasına ve Türkiye’nin gösterdiği çabalara rağmen etkinliği oldukça sınırlı. Ortak yaptırım mekanizması yok, bağlayıcı karar alma gücü yok. Bu da kolektif hareket kabiliyetini neredeyse tamamen ortadan kaldırıyor. Bu kurumun pasifliği, İslam dünyasının sorunlara karşı kolektif refleks geliştirememe hâlini daha da görünür kılıyor.
Böylece insan haklarına karşı ortak inancımız dahi ortak bir sorumluluğa dönüşemiyor.
İslam ülkeleri arasındaki duyarsızlık, ortak inancın tek başına yeterli olmadığını, uluslararası siyasetin çıkar merkezli doğasının her yerde geçerli hale geldiğini ortaya koyuyor.
Bugün “ümmet” söylemi hâlâ güçlü bir retorik olabilir, ancak fiiliyata bu söylemin yerini ekonomik bağımlılıklar, rejim güvenceleri ve diplomatik dengeler alıyor. Belki de İslam dünyasının gerçek sorunları öncelikle insan haklarını gerçek anlamıyla tanımak ve birbirine karşı hala mezhep temelli bakmayı bırakmak ve tarihin gereği bilim ve ilim perspektifinden toplumlarını yeniden ayağa kaldırmak olmalıdır.
İslam ülkeleri arasındaki dayanışmanın artması için önce gerçekçi bir yüzleşmeye, sonra da etik ilkelere dayalı ama stratejik akılla yürütülen bir iş birliği modeline ihtiyaç var.
Aksi hâlde, kendi toplumunda kadına ve çocuğa değer vermeyen, azınlık haklarını, ifade özgürlüğünü önemsemeyen, adil yargılanmaya karşı duyarsızlaşan iktidarların, her uluslararası kriz karşısında birbirine seyirci kalan bir coğrafya inşa etmelerinden kurtulamayız